Bugun...


Mustafa EROĞLU


Facebookta Paylaş









İSLAM- MÜSLÜMAN-İBADET VE SOSYAL HAYATIMIZ
Tarih: 29-11-2018 14:30:00 Güncelleme: 29-11-2018 14:30:00


İSLAM- MÜSLÜMAN-İBADET VE SOSYAL HAYATIMIZ

İslâm sözlükte; “itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. Terim olarak; “yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir.

İman kelimesi sözlükte; “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek ve doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde yürekten inanmak” anlamına gelir. Terim olarak ise; “Hz. Peygamber’in, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümleri tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip, bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak” demektir.

            İbadet; “itaat etmek, boyun eğmek, kulluk etmek, tevazu göstermek, ilah edinmek” anlamına gelir. Dinî bir terim olarak ise; “Mükellef olan kişinin Rabbine tazim için yaptığı, fiil ve niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve Allah’a yakınlık ifade eden şuurlu itaat” demektir.  

Allah’a ibadet; itaat etmenin ve saygı göstermenin zirvesidir. Kur’an’da insanların, Allah’a ibadet için yaratıldıkları (Zariyât ûrei, 51/56), bütün peygamberlerin, insanları Allah’a ibadete davet ettikleri (Bakara sûrei, 2/83) bildirilmiştir.

İslam’ın emir ve yasaklarına uygun olarak bütün canlıların iyiliği, menfaati ve hayrına yapılan her türlü düşünce ve davranış ibadettir. Bu manada ibadet daha kapsamlıdır.

Aşağıda ibadetlerin, yerine getirdiklerine kazandırdıkları, bazı kimselerin gayesine uygun olarak yerine getirmeyenlerin durumlarıyla ilgili âyet ve hadis mealleri verilecektir.

“Gereği gibi yerine getirilen namaz, mü’mini her türlü kötü ve iğrenç düşünce ve davranışlardan alıkoyar.” (Ankebut 29/45)

“Onlar namazda huşu içindedirler” (Mü’minûn, 23/2)

“Gözümün Nuru Namaz” (Ahmed, III/128, 199, 285; Nesâî, İşretu’n-Nisâ, 1.)diye belirten Hz. Peygamber, ashabına dolayısıyla ümmetine namazın önemini sık sık hatırlattı. Hem sözlü olarak hem de bizzat yaşayarak bu ibadetin Müslümanların hayatında vazgeçilmez olduğunu gösterdi. Namazın iman ile küfür arasında bir çizgi (Müslim, “Îmân”, 134.)ve ahirette ilk sorulacak amel (Nesâî, “Salât”, 9)olduğunu söyledi. Bir sahabi, cennete götürecek bir amel sorduğunda Hz. Peygamber ona bolca namaz kılmasını tavsiye etmişti. (Müslim, “Salât” ,225.)   Bir başka sahâbi, Resûlullâh’a; “Cennette seninle birlikte olmam için dua buyurun.” dediğinde ise “Secdelerinle bana yardımcı ol.” karşılığını almıştı. (Müslim, “Salât”, 226.)         

“Namaza dikkat edin! Namaza dikkat edin! Namaza dikkat edin!” (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, XVII, 338).

“ Namaza durduğunda sanki son namazın gibi kıl!”(İbn-i Mâce, Zühd 15) 

            “ Namaz dinin direğidir.”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 31.)

“ Namaz cennetin anahtarıdır.” (Ahmed b. Hanbel, III, 330.)

" Kim sabah namazını kılarsa, Allah'ın garantisi altındadır." (Kütüb-i Sitte, XVII, 541)

“ Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Mecmâü’l-Evsat, III, 154, (2313.) Taberâni, Mu’cemu’s-Sağir)

'' Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki bunlar nefislerinin arzularına uydular, namazı Terk ettiler. Bu yüzden ileride sapıklıkların cezasını görecekler, onlar gayya kuyusuna atılacaktır ( cehennem kuyusu).''(Meryem 19/59.) 

''Mücrimlere (günahkârlara) sorulacak, sizi cehenneme sokan nedir? Onlar, biz namaz kılanlardan değildik diyecekler.''(Müddesir 74/41-43.) 

  Müslüman namaz kıldığı halde, hayatında hâlâ kötülüklere devam ediyorsa, bu o kişinin, namazını gereği gibi kılmadığını göstermektedir. Gereği gibi kılınmayan namazın da insanın hayatındaki kötülükleri uzaklaştırması beklenemez.

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar kıldıkları namazlardan gafildirler, onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar” (Ma’ûnsûresi,  107/4-6)

«O münâfıkların (yani kalplerinde nifak alâmeti olan kişilerin) namazıdır! O münâfıkların namazıdır! O münâfıkların namazıdır! Onlardan biri oturur, oturur, tam güneş sararıp batmaya yüz tutunca ve şeytanın iki boynuzu arasına girince kalkar, kuşun yem toplaması gibi hızlıca dört defa yatıp kalkar, namazda da Allah’ı pek az zikreder.»(Muvatta’, Kur’ân-ı Kerîm, 46; Müslim, Mesâcid, 195)

“Namazdan çalanlar hırsızlık bakımından insanların kötüsüdür.” buyurmuş, Ashab-ı Kiram da; “Ya Resûlallah, insan namazdan nasıl çalar?” diye sorduklarında, Resûlullah Efendimiz: “Namazda rükû ve secdeyi tam olarak yapmazsa namazdan çalmış olur!” buyurmuştur. Müsned, III, 56.

“Nice namaz kılanlar vardır ki kıldıkları namazdan ellerine geçen sâdece uykusuzluk ve zahmettir.” İbn Mâce, “Sıyam”, 21.

“Kişi ile şirk ve küfrün arasında (yalnız) namazı terk etmek vardır”Müslim, Îman, 134; Tirmizî, Îman, 9; İbn Mâce, İkâmet, 77; Ahmed b. Hanbel, III, 370.

Namaz, cennetin anahtarı olduğu gibi; namazı terk etmek de cehenneme girme sebebidir. Bazı kişiler, namaz kılmamak için: “Ben namaz kılmıyorum ama kalbim temiz.”; “Daha gencim, ileride kılarım.”; ”Ben de çalışarak ibadet ediyorum. Emekli olunca namaz kılarım.”; “Sonra kaza ederim.”; “Allah affeder”; “Kendimi henüz hazır hissetmiyorum.”; “Annem ve babam namaz kıl dediği için, onlara inat kılmıyorum.”; “Zamanım olmuyor” birçok bahane üretirler.  Bu gibi bahanelerle namazı terk etmek, çok yanlıştır. Namaz kılmamanın en büyük nedeni, namazın önemini bilmemektir. Dünya ve âhirette huzur ve mutluluk içerisinde olmayı istemek, bazı tatlı zahmetleri de beraberinde getirir.

“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, umulur ki, Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.” (Bakara: 2/183)

“Sevabına inanarak ve karşılığını Allah’tan umarak, Allah rızası için Ramazan gecelerini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş (küçük) günahları affedilir”. (Müslim,  Müsâfirîn, 25, (759); Tirmizi, Savm, 82, (808)

“Ramazan ayı girdiğinde, ilahi rahmet adeta coşarak müminleri her zamankinden daha fazla kucaklar. Öyleki, cennete götüren bütün hayır ve bereket kapıları ardına kadar açılır. Cehennem davetçisi şeytanların ise faaliyet alanları daraltılır, etkileri iyice kısıtlanır. Böylece cehenneme götüren şer kapıları kapanır ve müminleri vesveseye düşürüp yoldan çıkarmaya çalışan insan ve cinşeytanlarının adeta eli kolu kelepçe ve prangalarla bağlanır.” ( Buhârî, Savm 5, Bed’ul–halk 11; Müslim, Sıyâm 1, 2)

          "İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" buyurmuştur.  Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.  Muham med'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.(Müslim, Sıyâm 30, 163,) 

Oruç kötü alışkanlıklardan kurtulup güzel alışkanlıklar kazanmak için en önemli fırsattır. Oruç sadece mide ile tutulacak bir ibadet değildir. Orucu bütün azalarımızla beraber tutmalıyız. Peygamber Efendimiz:

Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm:

“(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Efendimiz: “Yalan ve gıybetle...” (Nesâî; Sıyâm, 43)cevâbını verirler.

“Oruç kalkandır. Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, kavga etmesi. Birisi kendisine söver yada çatarsa ona ‘ben oruçluyum’ desin”  (Müslim, Sıyâm, 163;Buhârî, Savm, 9

“Nice oruç tutanlar vardır ki, kendisine sadece susuzluğu kalır; nice gece namazına kalkanlar da vardır ki, sadece gece uykusuz kalmış olur.” (İbn Mâce, Siyâm 21. Müsned 2/373)

“Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah’ın onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur” Buhârî, Savm, 8, 9; Ebû Dâvûd, Savm, 25;Tirmizî, Savm, 16;İbni Mace, Sıyam 21)

Bu hadis-i şeriflerden açıkça anlıyoruz ki; oruç, mü’min kulun yalan söylemeyi ve yalan sözle amel etmeyi terk etmesi hususunda Rabbiyle yapmış olduğu fiili bir mukaveledir. Müslüman Allah’ın rızasını gözetmeli, yalan söylemeyi ve yalan sözle amel etmeyi terk etmededir. Burada oruçla birlikte gündeme gelen “Kavl-i zûr/Yalan söz” çok geniş bir kavramdır. “Yalan söz”; yalan söylemek, gıybet etmek, koğuculuk yapmak (laf getirip götürmek), sövmek ve kötü söz söylemek gibi her türlü kötü sözü kapsamakla birlikte İslam’ın ruhuna dayanmayan, İslâm ve Müslümanın inancıyla çelişen ve çatışan her sözü ifade eder.

 “Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç; şeytanı ve nefsi güçsüz ve etkisiz hale getirir, maddî ve manevî açıdan temizliği gerçekleştirir, gönlü bedenî isteklerin tahakkümünden kurtarır, nefsi kirlerinden arındırır, ruhu özgürleştirir, gönül gözünü açar, manevî görüşü artırır, sabrı öğretir, bedenî hastalıklardan korunmanın yollarını öğretir, insanın insanlığı olgunlaşır, manevî rızıklara ulaştırır, Allah’a yakınlaştırır.

Yani dilimizi; kalpleri kırıcı sert sözlerden, alaydan, yalandan, gıybet ve iftiradan, gözlerimizi; kin, nefret ve diğer haramlara bakmaktan, ellerimizi; zekât ve sadakalara cimrilikten, din ve vatan düşmanlarıyla kol kola olmaktan, ayaklarımızı; kötü yollarda kötü arkadaşlarla yürümekten, nefislerimizi; şehevi hevâ ve arzularımızdan koruyarak tuttuğumuz oruç; İlahi rahmet ve bereketin gelmesini, günahlardan kurtuluşumuzu sağlayacak gerçek oruçtur!  Hz. Mevlânâ (k.s) orucun öneminden bahsederken ne güzel buyurmuştur:

“Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, o denize ulaştırır. Oruç kuyusunda sabreden kişi, Yusuf (a.s) gibi aşk Mısır’ında sultan olur.

“Onların mallarından onları, kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et.” (Tevbe sûresi,  9/103)

“ Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âli İmran Suresi 3/92)

“Mallarında yardım isteyen ve (iffeti ve utancından dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak (pay) vardır.” (Zariyat suresi 51/19.)

“…Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”(Haşr suresi 59/9 ) 

Zekât ve sadaka gibi maddî yardımlar, toplumsal birlik ve beraberlik açısından çok önemli bir fonksiyona sahiptirler. Birinin aç, diğerinin tok olduğu, paylaşmanın olmadığı bir toplumda kardeşlikten, barıştan, huzur ve güvenden bahsetmek oldukça zordur. Bu yüzden paylaşma ve yardımlaşma zengin ile fakir arasındaki güvensizlikleri yok ettiği gibi, aralarında sevgi ve saygının oluşmasına da zemin hazırlar. Bunun yanında, oruç, kurban gibi ibadetlerin de sosyal yardımlaşma açısından büyük misyonları vardır.

Maddi gücü yerinde olan kimseler kestiği kurbanın etini, fakirler, ihtiyaç sahipleri ve komşuları arasında paylaştırırlar. Bu durum, toplumda karşılıklı sevgi ve saygının oluşmasına olanak tanır. “Veren el, alan elden üstündür” diyen Peygamberimiz, paylaşmayı teşvik etmiştir. 

Ekonomiyi her şeyin üstüne çıkaran bir materyalizm tutkusu, dünyevileşme hastalığı bütün sosyal hayatımızı alt üst etti.

“ Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın…” (Bakara sûresi,2/264)

“Ve bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları hâlde mallarını¸ insanlara gösteriş için sarf edenlerdir. Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır!” (Nisa sûresi, 4/38.)

«De ki: Rabbimin hazinelerine siz malik olsaydınız, tükenir korkusuyla kıstıkça kısar, cimrilik ederdiniz. İnsanoğlunun eli pek sıkıdır.» (İsrâ sûresi, 17/100)

« Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.» (Bakara sûresi, 2/261).

«Ey îmân edenler, hayrınız için kazandıklarınızın, yetişen ürünlerinizin temizlerinden harcayın. (Zekât ve sadaka verin). Kendinizin ancak göz yumarak alabileceği değersiz ve kötü şeyler vererek sakın hayır yapmaya kalkışmayın. Biliniz k i Allah vereceğiniz sadakalardan müstağnidir, övülmeye lâyıktır, her şeyi bilicidir.» (Bakara sûresi 2/267).

Peygamber Efendimiz de:

“Sadaka vermekle mal eksilmez. Allah Teâlâ, affeden kulunun değerini artırır. Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir.” (Müslim, Birr, 69)

“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30 (2465)

"Allah'a kasem olsun sizin için fakirlikten (darlıktan) korkmuyorum. Sizin için öncekilere genişleyip (bollaştığı) gibi size de dünyanın genişleyip bollaşmasından, onlar gibi sizin de dünyalık yarışına düşmenizden, dünyalığın onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk etmesinden korkuyorum." Buhari, Rikâk, 7; Cizye, 1; Müslim, Zühd, 6

“Âdemoğlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun içini/ karnını topraktan başka bir şey dolduramaz.” (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)

"Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır." (Tirmizî, Zühd: 26, (2336)

“Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fedâil 31)

“Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helak olsun!.. Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise razı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder).” (Buhârî, Rikak,10; Cihad, 70; İbn Mâce, Zühd, 8.)

“İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, kişi malı helâlden mi, haramdan mı aldığına hiç aldırmaz.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)

“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” (Tirmizî, Zühd 43)

Evrensel bir diriliş müjdesi olan hac; içe dönmenin, içe/öze yolculuğun adıdır. Hac, hem namaz ve oruç gibi bedeni, hem zekât gibi mali, hem Cuma ve cihad gibi sosyal ve siyasi bir ibadettir. Bu üç boyutu böylesine vurgulu bir biçimde bünyesinde toplayan tek ibadettir. Bu sebepledir ki Peygamberimizin dilinden diğer hiçbir ibadet için verilmeyen müjdeler hac için verilmiştir.

“Kabul olmuş haccın mükâfatı ancak cennettir.” (R. Salihın: II, 1280)

“Kurallarına uygun biçimde günahlardan sakınarak, hac yapan kimseler doğduğu günkü gibi günahlardan arınır.” (Buhari, Hac:756)

“Kim Allah için hacceder, çirkin söz ve günahlardan sakınırsa, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak döner.” Buhârî, Hac, 4, (II, 141)

“Hacda rafes (cinsel yaklaşma) yok, füsuk (günah sayılan davranışlarda bulunma) yok, cidal (tartışma, sürtüşme, kavga) yok” (Bakara ûresi, 2/197)

Namaz, günde beş defa tekrarlanan manevî bir azıktır. Oruç, yıllık ama bir ay süren, insanı ibadetten ibadete koştuğu yoğun bir faaliyet mevsimidir. Zekât da insanın, cimrilikten arındığı, ruhî ve maddî ihsanları yaşadığı yıllık bir mevsimdir. Hacc, ömürde bir defa insanın, Allah’a yöneldiği bir mevsimdir. Ama ibadetlerin tamamı bunlar değildir. Helâl rızık peşinde koşmak, ilim tahsilinde olmak, âdil ve dürüst olmak, başkalarına iyilik etmek, inandığı kutsal değerler için mücadele etmek, fakir ve yoksulun ihtiyacını gidermek, yanlış yapanlara doğruyu hatırlatmak, başkalarına zarar verici her türlü davranış ve hareketlerden sakınmak,  kendisinin zaruri ihtiyacı yokken  başkalarının ihtiyacı olduğu için diğerlerine bırakmak, toplumun huzur ve saadeti için çalışmak, yaptığı işi en iyi şekilde yapmak, kendi ihtiyaçlarını giderirken başkalarına zarar vermekten sakınmak...vs. bunlar hep ibadettir. 

Müslüman; İslam’ın farz kıldığı temel ibadetleri, ilahi birer emir olarak sırf Allah'ın rızasına nail olmak, O'na yaklaşmak, bağlılık ve itaatlarını göstermek, şükran ve tazim duygularını ifade etmek ve sorumluluktan kurtulmak gibi saiklerle yerine getirir.

İslam’daki farz ibadetlerle Cenab-ı Allah, bunların da ötesinde birtakım gayelerin tahakkukunu hedeflemiştir. Bu hedefler aynı zamanda ibadetlerin ferdi ve toplumsal planda gerçekleştireceği işlevlerdir.

İbadetlerimizin her biri birer salih ameldir. Ancak cennete götürecek olan ibadet aynı zamanda bize güzel vasıflar kazandıran ibadettir. Namazımız bizi günah ve çirkin işlerden alıkoymalıdır. Orucumuz dilimizi kem sözlerden, elimizi, zihnimizi ve gönlümüzü kötülüklerden korumalıdır. Haccımız, teslimiyetimizi ve ümmet bilincimizi pekiştirmelidir. Zekâtımız, infakımız, kurbanımız dünya nimetlerinin esiri olmamak gerektiğini bize hatırlatmalıdır.

Bütün bunlar suç, günah, anarşi, haksızlık, zulüm, saldırganlık, tahakküm, zillet, meskenet, tembellik, cehalet, mutsuzluk, umutsuzluk ve daha birçok illetin tedavisi, dermanıdır. İbadetlerin zâyi edildiği, dünyevileşme hastalığından kıvranan insanımıza Namazı yeniden kazanmak/kazandırmak gerek. Orucu, zekâtı yeniden kazanmak gerek.  Özellikle haccı yeniden kazanmak gerek. 

Bununla birlikte; her türlü iyilik çabası ve kötülüğe karşı yürütülen mücadele ibadettir. Bir kimseye güleryüz gösterip selam vermek ibadettir. Kişinin anne ve babasına hizmet ve hürmeti, ailesinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını temin etmesi, bir garibin gözyaşını silmesi, bir yetimin başını okşaması, mazlumun ve mağdurun yanında olması ibadettir.

“Allah’a çağıran, güzel ahlak ile amel eden ve ‘şüphe yok ki ben Müslümanlardanım’ diyenin sözünden daha güzel sözü olan kimse yoktur!” (Fussılet: 41/33).

Kuran’da Allah’a ibadet; O’nu bir tek ilah olarak tanıyıp iman etmek, yaratıcı, terbiye edici, rızık verici ve mabud olarak sadece O’nu kabul edip emir ve yasaklarına itaat etmek, razı olacağı fiilleri yapmak, Salih amel ve hayır fiil işlemek, O’na dua etmek, huzur ve sükûn içinde tam bir edep ve vakarla hükmüne boyun eğmek, söz ve amelle, kalp ve vücut azalarıyla O’na saygı göstermek, teslimiyeti izhar etmek, büyüklenmeyi ve baş kaldırmayı terk etmek, sadece O’na kulluk etmek, bütün noksan sıfatlardan tenzih edip O’na secde etmek, yüceltmek, İslam’ın helal ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini uygulamak, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riayet edip onlara şefkat ve merhamet etmek, iman, ahlak, namaz, hac, zekât, oruç, cihad, evlenme-boşanma, miras, ticaret, ahde vefa, yemin, keffaret gibi Kur’an’ın başından sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı ve ilahi sınırlara riayeti ifade eder. 

İbadetlerin insana kazandırdığı müspet şahsiyet özelliklerinden birisi sorumluluk duygusudur. Allah'a karşı bir kulluk vazifesi ve şükran borcu olarak algılandıkları nispette ibadetler, sorumluluk duygusunun gelişmesinde etkili olmaktadır. Ayrıca bütün ibadet anları, geçici de olsa, kötü düşünce ve eğilimlerin askıya alındığı bir atmosferde yaşanır. İbadet dışı yaşantıyla, ibadet yaşantısı arasındaki psikolojik farklılıklar, kişide daha üst seviyede bir manevî ve ahlakî hayata arzu ve özlem uyanmasına yardımcı olur.

İbadetlerin işlevlerinin, temelde mümine müspet şahsiyet özellikleri kazandırıp onu dinin gerçekleştirmek istediği insan modeline uydurma amacına yönelik olduğu bilinmelidir.

Başta namaz olmak üzere İslami ibadetlerin ilk ve en önemli işlevi, kul ile Allah arasında sağlam ve daimi bir diyaloğun kurulmasını temin etmesidir.

Kul ile Allah arasında bir diyaloğun kurulup devam ettirilmesine vesile olan ibadetlerin temel işlevlerinden birisi, müminin şuuruna Allah düşüncesini yerleştirmektir. Allah düşüncesini şuura yerleştirmek ise, ancak O'nu devamlı hatırlamak, zikretmek, varlığını hissedip zihinde ve gönülde muhafaza etmekle mümkündür.

İbadetlerin çok önemli bir işlevi de insanın mutluluğudur. İbadetler vasıtasıyla ilahi huzura çıkıp ruhen Allah'a mülaki olan, O'nun sonsuz kudretine sığınıp niyaz eden kişi, kendini emniyette hisseder, ümitsizlik ve bedbinlikten kurtulup rahatlar, iç huzura erer. Allah'a karşı kulluk görevini yerine getirmiş olmanın mutluluğunu yaşar.

İbadetlerin, ferdin ruhunda gerçekleşen bir işlevi de; Müslümanlara müspet şahsiyet özellikleri kazandırmasıdır. Zira her din, insanı kendi istediği istikamette değiştirip kendi ideal insan modelini gerçekleştirmek ister. Bu sebeple aynı dine mensup insanlarda ortak kişilik özellikleri görmek mümkündür.

Allah'ı anma vesilesi olan ibadetlerimiz, kalplerimize Allah sevgisini ve saygısını yerleştirir. Bizleri her türlü fenalıktan uzaklaştırır ve ahlâkÎ güzelliğe ulaştırır. Ruhlarımızı, çeşitli sıkıntı ve üzüntülerin yıpratıcı tesirinden korur. Çünkü gönüller, ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.

Müslümanların imtihanı temelde üç ana eksende kendisini gösterir. Birincisi makam-mevki tutkusu, ikincisi mal/mülk ve servet tutkusu, üçüncüsü karşı cinsle ilişkilerde sınırları aşma tutkusu.

Günümüz Müslümanlarında tatil anlayışlarından, site hayatına geçişten, tüketim alışkanlıklarına, marka düşkünlüklerine, tesettür defilelerinden pop müziğe ve flörte varıncaya kadar her tarafı sardı. Dünyevîleşme’nin en kötü olanı İslam’ın değişmezlerini değiştiren, imanda, fikirde, anlayışta meydana gelen dünyevîleşmeler oldu.

Disipline edilmeyen arzular kanal veya bend içine alınmayan azgın sular gibidir. Sel ve yangın nasıl felaketse kontrolsüz istekler de öylece felakettir.

Diğer taraftan sosyal medyada, internet ortamında, reklamlarda, dizilerde, filmlerde, oyunlarda, eğlence kültüründe, müzikte ve konuşmalarda, TV programlarında, sokakta, otobüste, park ve bahçelerde edebin ve hayânın gittikçe kalktığını ve yığınla çirkin hayâsızlığın işlendiğini; buna karşılık vurdumduymazlığın gittikçe yaygınlaştığına şahit olmaktayız. Bir ülkede edep ve hayâ gittikçe ortadan kalkıp, hayâsızlık doğallaşıyorsa; bunun, Allah indinde bir hükmü ve neticesi elbette olacaktır.  Hz. Peygamber, hayânın ortadan kalkışı ile helak olma arasında doğrudan bir bağıntının var olduğunu bize haber vermektedir:

“Aziz ve Celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır. Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emanet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emanet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hâin ve herkesçe hâin bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hâin ve hıyânetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır.” Canan,Kütübü Sitte, XVII, 550 (7224).

Müslüman ülkede isimleri Ahmed, Mehmed, Abdullah, Ayşe, Fatma’dır. Nüfus cüzdanlarının din hânesi karşısında “İslâm” yazılıdır. Bayramlarda kurban keserler, türbeleri ziyaret ederler, dua okur/okuturlar, ölüleri için 7. ve 52. günleri davetler yapar mevlit okuturlar ama İslâm’ın sosyal hayatla, hukukla ilgili hususlarına gelince “aman canım bu asırda bunlar olur mu ?” diye karşı çıkarlar.

Müslümanlar ölümü unuttular, ölümden sonra hesaba çekileceklerini, sorgulana- caklarını, yargılanacaklarını da. Hâlbuki ölüm; gerçek hayatın ilk kapısıdır. O kapıyı güzel açanlar, güzel mihmandarlarla karşılaşır, en âlâ bir şekilde ağırlanırlar. Ne var ki oraya güzel hazırlanmak gerek.

Dünyayı, hayatlarının ve hedeflerinin merkezine koydular. Bu durumda olan insan, Allah ile bağını kopardı ve Müslüman kimliğini unuttular. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir yapı meydana geldi. Bu anlayışta sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer kalmadı. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf ve gösteriş üzerine kuruldu. Zarûrî olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta ‘Dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler’ âyetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı. Her işe Besmele ile başladığını, manasıyla beraber unuttu. 

İçi boşaltılmış bir dindarlık olmaz/olamaz. Dindarlık, ‘dinde olanı yaşamaktır. Müslümanlar, dinin belirlediği ilkelere ve koyduğu sınırlara uymak yerine, birtakım keyfi yorumlar ve abartılı eylemlerle kendi inanç ve duruşlarını dinin sınırları dışına taşımakta seküler çevrelerle birleşmektedir.

Peygamberimizin “Yakında bazı kargaşalıklar olacak” buyurduğu, bunun üzerine kendisinin, “Bunlardan kurtuluş yolu nedir?” diye sorduğu, Peygamber Efendimizin de şöyle cevap verdiğini nakletmektedir:

“Allah’ın kitabı! Onda sizden öncekilerin bilgisi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdakilerin hükmü bulunmaktadır. O, hak ile batılı, doğru ile yanlışı kesin olarak ayıran bir kitaptır, asla bir şaka değildir. O öyle bir kitaptır ki, büyüklenerek onu terk eden zorbanın Allah boynunu kırar, hidayeti ondan başka bir yerde arayan kimseyi Allah sapıtır. İşte o, Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmet dolu zikirdir. O, dosdoğru yoldur. O, kendisinden dolayı arzuların sapmayacağı, dillerin zorlanmayacağı, âlimlerin kendisinden doymayacağı, çok tekrar edilmekten dolayı eskimeyen, ilgi çekici güzellikleri tükenmeyen kitaptır. O, öyle bir kitaptır ki, kim ona uygun görüş açıklarsa doğru söylemiş olur; kim onunla hükmederse adaletli davranmış olur; kim onunla amel ederse ona sevap verilir, kim insanları ona çağırırsa o dosdoğru yola iletir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 14 (2906)

Her amelimizi Kur’an ve Sünnet ölçüsüne vurarak değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Olmazsa olmaz şart budur.

Öyle bir hayat yaşa ki; çocukların hakkaniyet, vefa, civanmertlik, dürüstlük, nezaket, cömertlik, mertlik gibi ahlaki değerleri düşündüklerinde akıllarına ilk defa sen gelesin. Kendini anlatmayı bırak, davranışların seni anlatsın. ‘İstenmeden veren’ cömertlerden ve ‘intikam almaya gücü yettiği halde’ bağışlayanlardan ol ki, öldükten sonra adın dillerde dolaşan ölümsüzlerden olsun.

İnsanların değeri yaptıkları işlerin değerleriyle ölçülür. Kendini aşamayan, geleceğin inşasında en ufak bir katkısı olmayan kimselerin ne değeri olabilir? Gelecek nesiller için yatırım yapanlar, faydalı eserler ortaya koyanlar dâima hayır ve rahmetle anılmakta, hak ve adâlet yolunun rehberleri olarak görülmektedirler.

Eskimez, solmaz ve pörsümez değerlerin peşinde olmak, böylece hayatı anlamlı ve değerli kılmak, bu hayat yolculuğunun sonunda Mevlâ’nın rızasına ve ebedî saadete erişmek.

Din; kâinatın Allah inancına dayalı izahıdır. Dindarlık Allah’ın koyduğu sisteme uygun yaşamaktır.

İnsanlık ağacının dâima canlı ve verimli olması için kan ve gözyaşıyla değil, sevgi ve merhamet suyuyla her an sulanması gerekir.

Kürsülerde Rasûlullah tavrı ve üslubuyla din anlatmak yerine çeşitli şaklabanlıklarla kendilerini pazarlayanlar, her dâim Allah ve Peygamberle görüştüğünü söyleyenler, sahte gözyaşları dökenler, zoraki fesahat ve belagat sergileyenler, lügat parçalayanlar, firavûnî enaniyetlerini tevazu perdeleriyle gizleyenler din yolunu kesen haramilerdir. Bu tip din eşkıyası evliya kılığında bizim maddî mânevî değerlerimizi yağmaladılar. Bu işi yaparken düşmanlarla ortaklık yapanlar bile zuhur etti. Mevla böylelerinin şerlerinden bu ümmeti muhafaza etsin.

Müslüman olmakla Müslüman gözükmek elbette aynı şey değildir. Bu ümmeti en fazla Müslüman gözükenler aldattı. Dindarlık reklam konusu değildir. Yalnızken ağlamayıp cemaat önünde ağlayan en büyük hilekârdır. (Ali Rıza Temel/Altınoluk-1 Ocak 2017)     

Kur’an; cilt, kâğıt, mürekkep ve isim değildir. Kur’an; ruh, hakikat, fikir, amel, sorumluluk ve cihattır. Kur’an’ı öpmek, mushafı yüksekte tutmak, kâğıdını yaldızlamak, güzel okuma yarışmaları yapmak Kur’an’a karşı gerçek saygı ve hürmeti ifade etmez. Asıl saygı ve bağlılık onun ahlâkıyla ahlâklanmak, hayat kaynağı umdelerine sarılmaktır.

Rüya, ilham, keşif, keramet iddiasıyla ortaya çıkıp insanımızı aldatan nice şaklabanlar, nice şarlatanlar zuhur etmiştir. Peygamberlerin, sıddıkların, salihlerin rüyası ile zındıkların, fâsıkların rüyası elbette bir değildir.

İlâhî emâneti yüklenen insan, hür iradesiyle Allah’a kul olmayı kabullenmiş, ilâhî emir ve yasaklara uymayı taahhüt etmiş demektir.

Mü’min kendine güvenilen, sadakatten ayrılmayan, sözünde duran kimsedir.

“Müslüman; diğer Müslümanların, elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mümin de; halkın can ve malları konusunda kendinden emin olduğu kişidir.” (Tirmizi, İman 12)

Düşmanların eliyle dostları katletme aracı olarak kullanılmak ve bunu hizmet, himmet maskesi altında yapmak ne büyük cinayet ve hıyanettir. Ümmetin ihyası, örnek bir neslin inşası için kullanılması gereken sadaka, zekât, bağış, kurban, vakıf gibi imkân ve kaynakların ümmetin ve neslin ifna ve imhası için kullanılması, bu kaynakların düşmanlara peşkeş çekilmesi ihânetin zirvesidir.

Mü’min, iç dünyasıyla aydınlık içinde olduğu gibi dış dünyası itibariyle de temiz ve nezih bir hayat yaşar. Haram-helal ölçülerine riayet eder. Kimseye haksızlık yapmaz. Hırsızlık, rüşvet, faiz, kumar, alkol, gıybet, iftira, yalan, riya, vefasızlık gibi kötü hasletlerden uzak durur. Ahiretteki hesabı kitabı düşünür. Yapılan en ufak bir iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağına inanır. Böylece içiyle dışıyla örnek bir insan kimliğine sahip olur.

Allah Teâlâ; ibadetlerinde samimi, düşüncesi ilâhî rıza, insan evgisi ve ona hizmet, onun birlik ve beraberliği için çalışıp çabalayan her kademe ve sınıftaki insanlara sağlık, afiyet, başarı ihsan edip aksini düşünenleri ise dâimâ başarısız kılıp Mülümanları onların fitnesinden korusun. (Amin) Mustafa EROĞLU Selam ve dua ile

 



Bu yazı 1028 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Bebişler
    Bebişler
  • Yurdum İnsanı
    Yurdum İnsanı
  • FANTASTİK
    FANTASTİK
  • ATATÜRK
    ATATÜRK
  1. Bebişler
  2. Yurdum İnsanı
  3. FANTASTİK
  4. ATATÜRK
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • 15 Temmuz Özel Fetö Terör Örgütü Eğitim Yapılanması
    15 Temmuz Özel Fetö Terör Örgütü Eğitim Yapılanması
  • SOSYAL MEDYA TERÖRİSTLERİNE DİKKAT!
    SOSYAL MEDYA TERÖRİSTLERİNE DİKKAT!
  • Türk usulü başarı yolları.
    Türk usulü başarı yolları.
  • Rol Gerçeğe mi Dönüyor? Dizilerdeki Şiddet
    Rol Gerçeğe mi Dönüyor? Dizilerdeki Şiddet
  • Konya Meram’dayız..
    Konya Meram’dayız..
  • AK Partili Külünk Yerlilik ve millilik büyük tehdit altında Eğitim
    AK Partili Külünk Yerlilik ve millilik büyük tehdit altında Eğitim
  1. 15 Temmuz Özel Fetö Terör Örgütü Eğitim Yapılanması
  2. SOSYAL MEDYA TERÖRİSTLERİNE DİKKAT!
  3. Türk usulü başarı yolları.
  4. Rol Gerçeğe mi Dönüyor? Dizilerdeki Şiddet
  5. Konya Meram’dayız..
  6. AK Partili Külünk Yerlilik ve millilik büyük tehdit altında Eğitim
VİDEO GALERİ
YUKARI